{{chapter_title}} son bölümünü Lethe Scans den oku. {{manga_title}} her zaman en güncel Lethe Scans de. Diğer mangalara da göz atmayı unutmayın.
SYLVIE
Bana tekrar ulaştığı an onu durdurmalıydım. Üzerine sızan paniği geri almak mümkün değildi ama bunu görmesini engellemeliydim.
Arthur’un yaklaştığını gördüğümde, gözleri yanılmış olmam için yalvarıyordu; ta ki bakışları kimsenin –ne bir yetişkinin ne de bir çocuğun– tanık olmaması gereken bir manzaraya düşene kadar. İçim sıkıştı ve gözyaşlarının beni ele geçirmekle tehdit ettiğini hissettim. Bağımdaki dehşet ifadesini, ardından derin bir nefes alıp gördüklerini gözleri fal taşı gibi açılmış bir inkârla kıkırdayarak karşılamasını izlerken yok olmak istedim.
Buradan başka herhangi bir yerde olmak istedim. Kendi babasının kanlı cesedine umutsuzca bakan hayat boyu süren bağımın görüntüsüne katlanmaktansa, tek başıma bir sürü çılgına dönmüş mana canavarıyla yüzleşmeyi tercih ederdim.
Arthur öne doğru sendeledi. Herkesi kenara itip babasının hareketsiz bedeninin üzerine diz çöktü ve bir an için her şey sessizliğe gömülmüş gibiydi.
Canavarlar ve askerler, tüm alana çöken ağır örtüyü hissetmiş gibiydi ama hiçbiri bağımın içindeki kargaşayı benim kadar hissedemezdi.
Acıtıyordu.
Dayanılmazdı… katlanılmazdı.
Kalbimin bu kadar acıyabileceğini bilmiyordum. Göğsümü kavradım ve onun duygularının kendini yok eden haline dayanamayarak yere çöktüm.
Gözyaşları yanaklarımdan süzülüyor, görüşümü bulandırıyordu. Bağımdan fışkırıp bana doğru akan duygu seli devam ederken nefes alamıyordum. Orman yangını gibi yanan bir öfke, yoluna çıkan her şeyi sele boğan ve aynı şekilde boğucu bir keder, yeryüzünü titreten kemirici bir suçluluk ve yılların emeğini, gelişimini bir kasırga gibi yıkan, bir kenara atan bir pişmanlık.
Kalbimin içinde doğal afetler gibi ortalığı kasıp kavuran bu duyguların, Arthur’un akıl sağlığını parçaladığını hissedebiliyordum.
Yine de, dışarıdan bakıldığında Arthur bir heykel kadar sessiz ve hareketsizdi.
Ona doğru süründüm, göğsümdeki kalp sancısı arasında hıçkırarak nefes almaya çalıştım. Ancak o zaman, sırtını –geniş, yalnız sırtını– kucakladığımda, etrafına ördüğü ince duvar nihayet yıkıldı.
İçimi cam kırıkları gibi parçalayan, gırtlaktan gelen, ilkel bir feryatla bağım gözyaşlarına boğuldu.
Onun hıçkırıkları ve ağıtları havayı doldururken yeryüzü bile bağıma ağıt yakıyor gibiydi. Etrafımızdaki ortam manası sarsılıyor, bazen öfkesine eşlik etmek için kabarıyor, bazen de Arthur babasının hareketsiz bedenine sarılıp yas tutarken çaresizliğiyle empati kurarak ritmik bir şekilde dalgalanıyordu.
Ateşli pençeler içimi kavramaya ve burmaya devam ederken bağımın sırtına yapışmaya devam ettim. Yardım etmek için daha fazlasını, herhangi bir şeyi yapmaya çalıştım ama yapamadım. Boğazımdaki yumru, söyleyebileceğim teselli sözlerini engelledi, bu yüzden kimsenin yapamayacağı şeyi yaptım; bağımla paylaştığım bağ aracılığıyla empati kurdum.
Bir Mızrak, bir general, beyaz çekirdekli bir büyücü haline gelen bu dahi, şu anda babasını kaybetmiş bir çocuktan başka bir şey değildi.
Arthur ve ben bu yas ve kayıp zamanında sıkışıp kalmışken bile dünya dönmeye devam etti. İki gece süren savaş sona ermişti.
Kazanmıştık ama yara almadan değil. Duvar, kendisi için yapılan fedakarlıklara rağmen sağlığından memnun bir kral gibi üzerimizde yükseliyordu.
İçimi böyle kaynatan Arthur’un öfkesi değildi… benim kendi öfkemdi.
Zaman, güneş batana kadar ağır ağır aktı. Ancak o zaman Arthur ayağa kalktı.
Duyguları tükenmiş miydi yoksa bir kenara mı kilitlenmişti bilmiyordum ama zihin durumu, babasının bedenini içine hapsettiği donmuş mezarı yansıtıyordu.
Yakınlarda Durden, kederli bir şekilde duruyordu. Arthur’un yası boyunca sessiz kalmış, yüzüne ve kalan uzvuna aceleyle sarılmış bandajlardan sızan kana rağmen hiçbir acı veya rahatsızlık belirtisi göstermemişti.
“Durden. Lütfen babamın bedenini anneme ve kız kardeşime götür.” Bağımın sesi buz gibi ve boştu. Ayağa kalktı ve avına çıkmış bir Azrail gibi Duvar’a doğru yürüdü.
YÜZBAŞI ALBANTH KELRIS
“Orijinal planımı takip etmek, Duvar’a ve yeraltı geçitlerine minimum kayıpla zafer getirdi,” diye övündü Kıdemli Yüzbaşı Trodius, genellikle taş gibi duran yüzünde nadir bir gülümsemeyle. “İtaatiniz gözden kaçmayacak, Yüzbaşı Albanth, Yüzbaşı Jesmiya. Aferin.”
Jesmiya eğildi, büyük toplantı çadırında bulunan diğer birlik liderlerinin alkışlarını kabul etti.
Elimdeki resme baktım – kenarları yıpranmış, yırtılmış ve buruşmuştu. Askerlerimden birini yakmadan önce göğüs zırhında bulduğum bir resimdi.
“Yüzbaşı Albanth?”
Başımı kaldırdığımda, kıdemli yüzbaşının kaşlarını kaldırmış olduğunu gördüm. Yanında Duvar’a yatırım yapmış askerler ve soylular vardı, hepsi aynı şaşkın ifadeyi paylaşıyordu.
“Özür dilerim,” diye hızla cevap verdim, resmi cebime tıkıştırıp başımı eğerek ve dişlerimi sıkarak sessizce takdiri kabul ettim.
Birlikte içki içtiğim, yemek yediğim ve güldüğüm onlarca adamımı yaktıktan sonra buraya gelmek, herhangi bir övgü kabul etmek yanlış hissettiriyordu.
“Uygun bir kutlama gerekli olsa da, savaştayız ve temizlenecek çok şey var,” dedi Trodius. “İyi işinize devam edin. Şehit düşen askerlerin yakın ailelerine küçük bir hediye göndermesi için birini görevlendireceğim.”
“Flamesworth Hanesi’nin başından beklendiği gibi. Liderliğiniz kusursuz,” diye gülümsedi kıdemli yüzbaşının solunda duran şişman bir adam. “Bu kaleye yatırım yapmak doğru karardı.”
Bu arada, Jesmiya ve ben hızlı bir bakış alışverişinde bulunduk, ikimiz de belli ki Kıdemli Yüzbaşı Trodius’un ‘temizlemek’ ifadesini kullanmasına takılmıştık. Müttefiklerimizi yakıp gömmekten ‘temizlemek’ diye bahsetmiyordu, değil mi?
Diğer askerler dağıldıktan sonra, Jesmiya ve ben ayrılmak üzere döndüğümüzde kıdemli yüzbaşı adımı seslendi.
“Yüzbaşı Albanth, bir dakikanızı alacağım,” dedi, Jesmiya’nın gitmesini bekleyerek.
Kıdemli yüzbaşı ve gösterişli, lekesiz kıyafetlerine bakılırsa üç soylu dışında kimse kalmayınca, Trodius boş bir sandalyeyi işaret etti.
Katlanabilir ahşap sandalyeye oturduktan sonra, soylulardan biri süslü metal bir asa kaldırdı ve rüzgar büyüsü kullanarak odayı ses geçirmez hale getirdi.
“Yüzbaşı Albanth. Eviniz Etistin’de, doğru mu?” diye sordu kıdemli yüzbaşı, bacak bacak üstüne atarak.
Başımı salladım. “Evet efendim.”
“Ve bu da demek oluyor ki, tüm şehir güçlendirildiği için aileniz tahliye edildi,” diye devam etti gayet doğal bir şekilde.
“Evet efendim. Neyse ki, konumum ve katkılarım sayesinde ailem kalenin yakınındaki güçlendirilmiş bir sığınakta ev bulabildi.”
“Anlıyorum,” diye mırıldandı Trodius, sağındaki uzun boylu, gözlüklü soyluya dönmeden önce.
Kıdemli yüzbaşıdan bir baş işareti alan soylu, ciltlenmemiş bir parşömeni bana doğru kaydırarak konuştu. “Bu, Kıdemli Yüzbaşı Trodius Flamesworth’un canavar sürüsü saldırısı sırasında aldığı bilgi.”
Kusursuz yazıyı okudum, okuduklarımı mırıldanırken soğuk terler oluştu ve parmaklarım titredi. “Elenoir Krallığı… Batı kıyısından yaklaşan Alacryalı gemileri. Üç yüz gemi…”
“Konsey ile görüştükten sonra, bunun en büyük savaş olacağını tahmin ettik. Ve Etistin’in hemen üzerindeki batı kıyılarında gerçekleşecek.”
“Ayrıca, Alacrya ordusuna dayanmak için gereken insan gücü nedeniyle, Konsey elf krallığını terk etmeye karar verdi. Elf birliklerinin çoğunluğu Etistin’e transfer edilecek, vatandaşlar ise Elshire’daki Alacryalılar tamamen ele geçirmeden önce tahliye edilecek,” diye açıkladı Trodius, en ufak bir duygu belirtisi göstermeden.
“Bu-Bu…” parşömen terden kayganlaşmış parmaklarımın arasından kaydı. “Neden sadece bana haber veriliyor? Yüzbaşı Jesmiya’ya söylemeli ve haberi yaymalıyız. Bir şansımız olmasını istiyorsak kalan birliklerimizin batıya transfer edilmesi gerekiyor! General Arthur haklıydı!”
Kıdemli Yüzbaşı Trodius’un ifadesi keskinleşti. “Eğer amacım o çocuk Mızrak ile aynı olsaydı, ben de Duvar’ı feda etmeye devam ederdim. Ancak, bu kale yakında paha biçilmez bir yer haline gelecek.”
Kaşlarımı çattım. “Anlamıyorum.”
Az önceki şişman soylu bu kez konuştu, hevesle öne eğilerek. “Ailemin her zaman dediği gibi, savaş açılmayı bekleyen kocaman bir para çantasıdır—”
“Bay Niles, lütfen bu tür duyarsız konuşmalardan kaçının,” diye uyardı Trodius.
“Do-Doğru. Özür dilerim.” Niles öksürdü. “Neyse, savaş sona ererken ve bu kadar çok toprak Alacryalılar tarafından ya yok edilmiş ya da alınmışken, insanların umutsuzca güvenli bir sığınak arayacakları an meselesidir.”
“Peki ya Xyrus Şehri? Uçan şehrin şu anda Kale’den sonra en güvenli yer olduğunu anlamıştım,” diye yanıtladım.
Tüm süre boyunca sessiz kalmış olan bıyıklı, ufak tefek soylu nihayet konuştu, can sıkıntısıyla homurdanarak. “O uçan kaya patlamayı bekleyen bir saatli bomba.”
“Xyrus Şehri doğal olarak güvenli bir konumda, ancak şehir bir kale olarak inşa edilmedi. Uçan şehre erişim Alacryalılar tarafından ele geçirildiğinde –ki Canavar Bataklıkları’ndaki zindanlarda gördüğünüz portallardan bu tamamen mümkün– oradaki insanlar savunmasız kalacak,” diye açıkladı Trodius.
“İşte bu yüzden Duvar’ın ve yeraltı yollarının tek parça halinde kalması çok önemliydi. Bu iki unsur, harika yeni bir şehrin temeli olarak hizmet edecek,” diye araya girdi şişman soylu. “O general zeki ama dar görüşlü. Dicathen’in yeni başkenti, hatta daha iyisi, Alacryalılara karşı tek güvenli sığınak olabilecek bu muhteşem yapıyı yok etmek istiyor!” (Ç.N: Kendimi susturmaya çalışıyorum ama gördüğünüz üzere sövmemek için burda kendimi baskıladığımı yazmak zorunda kaldığımı belirtirken buluyorum…)
“Kaba davrandıysam özür dilerim ama söylediklerinizden, Alacryalıların bu savaşı kazanmasını bekliyor, hatta istiyor gibisiniz,” dedim öfkeyle, zar zor kontrol ederek.
“Ne cüretle! Bu tehlikeli bir suçlama, Yüzbaşı,” diye havladı şişman adam.
Trodius bir kolunu kaldırarak onu susturdu. “Bu resme olumsuz bir ışık tutmak kolay, ancak bizim yaptığımız sadece kaçınılmaz durumdan faydalanmak. O pis işgalcilere hiçbir şekilde destek vermiyorum ama onların askeri gücünü görmezden gelmek aptallık olur. Bu savaşı kazanmayı başarsak bile, Dicathen yara almadan çıkmayacak. Elenoir terk edildi, Darv kendi kabuğuna çekildi ve Sapin’deki küçük şehirleri güçlendirme girişimleri şehir yetkililerine bırakıldı.”
Kıdemli yüzbaşı devam etmeden önce içini çekti. “Aradığımız şey, vatandaşların gelebileceği yeni bir güvenli sığınak inşa etmek. Flamesworth Hanesi ve onun hamileri tarafından yeniden şekillendirilecek yeni bir toplum olacak.”
Başımı salladım ve sırf inanılmazlık yüzünden güldüm. Ayağa kalktım, ağzımı açtım, ona haddini bildirmek için konumumu riske atmaya hazırdım.
“Dilini serbest bırakmadan önce iyi düşün,” diye uyardı Trodius hafif bir gülümsemeyle. “Babanın, annenin, karının ve çocuklarının hepsinin Etistin’de olduğunu söylemedin mi?”
Gözlerim büyüdü ve ağzım kapandı.
Bu yanlıştı. Yaptıkları yanlıştı ama ağzım açılmıyordu.
“Buradaki askerler ve işçiler arasındaki itibarınız ve varlığınız harika. Burada kalın, davamız için çalışın ve ailenizin derhal buraya getirileceğini garanti ederim. Bu duvar güçlendirilmeye ayrıca yeraltı yolları kullanılarak genişletilmeye devam edecek. Aileniz burada güvende olacak ve buradaki konumunuz sadece bir yüzbaşı olmaktan çok daha yüksek ve anlamlı olacak.”
“Be-Ben bilmiyorum… pe-peki ya buradaki askerler? Tüm yetenekli askerleri Etistin’e transfer etmenizi emreden bir mektup aldığınızı sanıyordum?” demeyi başardım. Ellerimi arkamda kavuşturdum, titremelerini engelleyemiyordum.
“Acımasız canavar sürüsüne karşı savaş zorluydu. Çok kayıp verdik –aslında, batıya gönderebileceğimizden çok daha fazla… cevap olarak göndermeyi planladığım şey bu,” diye yanıtladı Trodius basitçe. “Konsey’in bunca işin arasında gelip kontrol edeceğini sanmıyorum.”
Göğsüm sıkıştı ve nefesim kesik kesik geldi. “O zaman s-siz kasıtlı olarak bu askerleri ölüme gönderdiniz ki—”
“Buradaki askerler, başlangıçta planlandığı gibi Duvar’ı savunmak için savaştılar,” diye araya girdi Trodius. “Fazla düşünmeye gerek yok.”
“Haklısın. Fazla düşünmeme gerek yok,” diye yankılandı arkamdan buz gibi bir ses.
Ama beni küçülten onun sözleri değildi. Sesten yayılan, havada kalın bir örtü gibi asılı duran, beni dizlerimin üzerine çöktüren ve ciğerlerimdeki nefesi emen varlıktı.
Arkamı dönmeye, en azından beni pekâlâ öldürebilecek şeyin kaynağını doğrulamaya çalıştım ama hareket edemedim. Soylunun ağzından köpükler saçmasını, bilincini kaybetmesini ya da her ikisini birden izlemek zorunda kaldım. Ve Trodius’ta daha önce hiç görmediğim bir ifade gördüm… bir korku ifadesi.
Sakın görünme çabaları, yüzünden terler akarken ve çağırdığı ateş bariyeri cızırdarken başarısız oldu.
Neredeyse nefes borusundan sıkıştırılmış gibi görünen bir sesle Trodius konuştu.
“General… Arthur.”
Yorumlar