{{chapter_title}} son bölümünü Lethe Scans den oku. {{manga_title}} her zaman en güncel Lethe Scans de. Diğer mangalara da göz atmayı unutmayın.
Sylvie ile Duvar’ın korumasından ayrılıp, çoktan doruk noktasına ulaşmış olan savaşa baktık. Menzilleri Duvar’dakiler kadar uzun olmayan okçular ve büyücüler, yerde, kan gölüne daha yakın bir noktada konumlanmışlardı.
Öfke ve pişmanlık içinde arkamızda kapanan Duvar’ın kalın metal kapılarına bir kez daha baktım.
‘Bunun sorumlusunu daha sonra buluruz,’ diye teselli etti yoldaşım, gözleri gözlerime kilitlenmişti. ‘Şu an görevimiz aileni bulmak ve mümkün olduğunca çok askere yardım etmek.’
Başımı sallayarak onayladım ve ikimiz ileri doğru yürümeye başladık. Etrafımızdaki askerlerin bağırışlarını ve tezahüratlarını duymazdan geldim.
Ben bir kahraman değildim, olmak gibi bir niyetim de yoktu. Herkesin kahramanı olmak imkansızdı. Kaçınılmaz olarak bazılarını hayal kırıklığına uğratacaktım – zaten birçoğunu uğratmıştım da.
Her insan, elf ve cüce benim için eşit derecede önemli değildi; bu, uzun zaman önce kabullendiğim bir gerçekti. Bu savaşı sona erdirmeye yardım etmek için buradaydım, kendi rolümü oynamak için. Dünya barışı veya insanlığı kurtarmak adına değil; sevdiğim ve değer verdiğim insanlarla rahat ve mutlu bir hayat sürmek için.
Canavar sürüsünün arka saflarına ateş eden ya da dinlenip mana rezervlerini yenileyen okçu ve büyücü sıralarının arasından geçerken etrafımızdaki fısıltıları duyabiliyordum. Yüzlerce bakış bize dönerken, askerler dikkat çekmek için yakındaki silah arkadaşlarını dürtüyordu.
‘En azından onlara bir karşılık vermelisin,’ dedi yoldaşım, bakışları fark ederek.
“Odaklan, Sylvie,” diye uyardım. “Önce buraya ne yapmaya geldiysek onu yapalım. Askerlerin moralini daha sonra düşünürüz.”
Canavar Düzlükleri’nin kuru, çatlak zemini ıslak zift gibiydi; yoldaşım yanımdayken ilerlemeye çalıştıkça ayaklarımı kavrıyor, geri çekiyordu. Göğsümü sıkan o tedirgin edici histen bir türlü kurtulamıyordum. Gecenin örtüsü ve hem canavar hem de insan kalabalığı, sormaktan giderek daha fazla korkmaya başladığım bir sorunun cevabını gizliyordu.
Şafağın Ezgisi‘ni çekerek Sylvie ile birlikte büyü ve ok yağmurunun altında savaşın en yoğun olduğu yere daldık. Parlak deniz mavisi kılıcım, görüş mesafesindeki askerlerimiz için bir işaret feneri oldu, onlara umut ve son bir darbe indirmek için gereken gücü verdi.
Sylvie, savunmasız kalan bir askeri kurtarmak için mükemmel zamanlamayla hassas mana mermileri ateşlerken, benim kılıç menzilimden uzak duruyordu.
Elbette ikimiz de rastgele saldırmıyorduk. Küçük düşmanları dilimlerken ve devasa canavarları ayrım gözetmeksizin indirirken, gözlerim her zaman Durden’a benzeyen iri yapılı bir toprak büyücüsü ya da uzaktan yakından babama benzeyen ateş eğilimli bir dövüşçü belirtisi arıyordu.
Gözlerimle çorak düzlüğü tararken, etrafındaki diğer canavarların üzerinde yükselen, ağzında askerler bulunan devasa bir solucanın siluetini gördüm. Ara sıra ucundan ateş patlamaları fışkırıyor, daha fazlası o tanıdık solucan benzeri canavar tarafından tüketilmeden önce askerlerden belli belirsiz çığlıklar yükseliyordu.
Dişlerimi sıkarak bakışlarımı kaçırdım ve kaotik savaş alanındaki boşlukları dolduran toprak, duman ve enkazın arasından babamı ve Durden’ı tekrar görmeye çalıştım.
İşte o anda dev bir canavarı devirmeye çalışan başka bir asker grubu gördüm. Ancak bu seferki bir gece bozayısıydı.
Bu özel mana canavarı türü – bozulmamışken – olgunluklarına ve değerli cevherleri tüketerek elde ettikleri metalik postlarının yoğunluğuna bağlı olarak B sınıfından AA sınıfına kadar değişiyordu.
On iki metrelik boyuna ve dikenli kürkünün taşıdığı parıltılı parlaklığa bakılırsa, tahminimce bu özel gece bozayısı ikinci kategoriye daha yakındı. Ancak dikkatimi çeken canavarın kendisi değildi. Bozayının saldırısının yükünü çeken kalın zırhlı eldivenlerle dövüşen bir askerin geniş sırtıydı; diğerleri ise bozulmuş canavarı indirmek için nafile girişimlerde bulunuyordu.
Gözlerim o kişinin babam olup olmadığını bile ayırt edemeden, ayaklarım çoktan o savaşa doğru hareketlenmişti.
Mana ile güçlendirilmiş iki adımda bozayıyı vurabilecek menzile girmiştim bile, ama odağım dövüşçüye kaydı.
Hayal kırıklığıyla dilimi şaklattım. Asker, yüzünü kapatan bir miğfer de dahil olmak üzere tam bir zırh seti giyiyordu.
Canavar diğer askerlerle meşgulken kısa bir mola veren askerin yanına ışınlanarak miğferini çıkardım.
“Hey! Ne cehen—”
Bu babam değildi. Elimdeki dayanıksız miğferi ezme dürtüsünü bastırarak, tek kelime etmeden dövüşçünün kafasına geri taktım.
“Çekil,” diye emrettim. Bu emir sadece babam sandığım adama değil, aynı zamanda gece bozayısını çevreleyen ve ona vuran diğer askerlere de yönelikti.
Büyücü olmaları onları manaya karşı hassas kılıyordu ve benden yayılan mana, sözlerime – daha doğrusu tek kelimeme – anında ağırlık kattı.
Şafağın Ezgisi‘nin neredeyse S sınıfı bir mana canavarını, özellikle de bulunduğu durumda kesemeyeceğini biliyordum. Kılıcımı kaldırıp, devasa metalik, altı uzuvlu ayıya doğru bir adım attım.
Bu tek adımla, canavar aşağı doğru saldırırken jilet keskinliğindeki pençelerinden birinin hemen altına girdim. Ön kolum kadar kalın olan pençelerinden birini kavrayarak ağırlığımı kaydırdım ve son anda mana yükledim.
Sonuç: Yaklaşık 2700 kiloluk bir canavar havaya fırlatıldı ve sadece bir genç tarafından yere çarpıldı.
Zemin çarpmanın etkisiyle paramparça oldu ve canavar – ne kadar vahşi olursa olsun – acıyla derin bir feryat kopardı.
“Vay canına,” diye haykırdı canavarla savaşan bir asker. Devasa savaş çekici, gece bozayısının zırhlı postuna karşı yapılan çoklu çarpışmalardan dolayı göçmüş ve sapı hafifçe bükülmüştü.
İşi çabucak bitirmek istedim ama canavar beklediğimden daha hızlı toparlandı. Bozayı yuvarlanarak ayağa kalktı ve hemen dört pençeli koluyla saldırdı.
‘Arthur, yardıma ihtiyacın var mı?’ Sylvie’nin sesi kafamın içinde yankılandı.
Hayır. Durden’ı ya da babamı aramaya devam et. Bu çok uzun sürmeyecek.
Sallandım, yana adımladım ve döndüm; etrafımdaki toprakta oyuklar açan pençe yağmurundan ustalıkla kaçtım.
Hayal kırıklığına uğrayan gece bozayısı, üstteki iki koluyla aşağı doğru vurmaya çalıştı. Ancak kaçmak yerine bir avucumu kaldırdım.
Bilge Camus‘un bana gösterdiği tekniği kullanarak, açık avucumun hemen üzerinde bir vakum oluşturdum ve saldırının tüm gücünü karşıladım. Gece bozayısının güçlü pençelerinin kuvvetini tamamen dağıtamadım. Ayaklarım yere gömüldü ve tüm vücudum sarsıldı.
Yine de bu, canavarın ağırlık merkezini bozmaya ve onu tamamen savunmasız bırakmaya yetti. Başka bir adım atana kadar geçen sürede, gece bozayısının arka bacaklarını yere bağladım ki uçup bizim tarafta kayıplara neden olmasın ve sağ yumruğumun etrafında birkaç katman dönen rüzgar yoğunlaştırdım. Elimdeki kasırga, yakındaki eğitimli askerlerin geri çekilmesine yetecek güçteydi ama yumruğum metal canavarın tam karnına indiğinde, yer çarpmanın etkisiyle sarsıldı.
Darbeden yayılan bir şok dalgası, bazı zayıf askerleri ve canavarları yere serdi, ama bu darbe yüksek rütbeli canavarı öldürmeye yetti.
‘Bu biraz aşırı değil miydi?’ diye araya girdi yoldaşım, darbenin etkisini bulunduğu yerden hissettiği belliydi.
Bozayının postu Alacryalıların yozlaştırmasından etkilenmiş gibiydi. En azından o kadarını yapmadan onu öldüremezdim.
Nefesimi toparlayacak zamanı bile bulamadan Durden ve babamı aramaya devam ettim.
Ön saflarda büyücü eksikliğine rağmen, dev arkadaşımı bulmak zordu. Toprak büyücülerinin yere ne kadar yakın olurlarsa o kadar faydalı olmaları nedeniyle, uzakta gördüğüm sadece bir veya iki toprak büyüsü değildi. Ve Durden’ı ve bir büyücü olmasına rağmen asi gücünü bildiğimden, diğer büyücüler ve okçularla birlikte Duvar’ın yakınında olmadığını biliyordum.
Kahretsin, diye küfrettim. Sabrım her geçen saniye azalıyordu. Her çığlık ve yardım çağrısı beni irkiltiyor, bir sonrakinin Durden ya da babam olmasından korkuyordum.
Sylvie ve ben onları ararken ve öldürebildiğimiz kadar çok canavarı öldürürken ayrı ayrı devam ettik. Kaosun ortasında bir kez bile bir Alacryalı büyücüye rastlamadım, ama bu iyi bir şeydi. Canavar sürüsünü bizim büyücülerimizden koruyacak kalkanlar oluşturacak büyücüler yoktu.
Göz açıp kapayıncaya kadar güneş doğmuş, göz alabildiğine uzanan kargaşayı aydınlatmıştı.
‘Ellie’yi bulduğun gibi babanı bulmak için tekrar Diyar Kalbi’ni kullanmaya ne dersin?’ diye önerdi Sylvie, sesi kafamın içinde bile yorgun geliyordu.
Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? diye tersledim. Ellie’nin büyüsü, ortamdaki mana dalgalanmalarıyla fark edebileceğim kadar eşsiz. Ateş eğilimli diğer yüzlerce asker arasından babamı nasıl ayırt edeceğim?
‘…’
Derin bir nefes vererek yoldaşımdan özür diledim. İçimde biriken hayal kırıklığı ve çaresizlik, duygularımı bastırmayı zorlaştırıyordu.
‘Sorun değil,’ diye teselli etti Sylvie. Sesi nazikti ama yine de sızan bir üzüntü kırıntısını hissedebiliyordum.
Bütün bunlar bittikten sonra her zaman sadık olan yoldaşımın gönlünü alacağıma kendi kendime söz vererek arayışıma devam ettim.
Duman, ateş, enkaz, terk edilmiş silahlar ve hem insanların hem de canavarların cesetleri bir zamanların çorak alanını süslüyordu. Görüşüm kısıtlı olsa da gözlerimi dört açtım ve kulaklarımı kabarttım. Canavar kükremeleri, asker çığlıkları, büyü vızıltıları ve çıtırtıları ile keskin metal çınlamaları arasında babamı ayırt etmenin umutsuz olduğunu biliyordum, ama yapabileceğim çok az şey vardı.
Canavarların sayısı büyük ölçüde azalmıştı, ama kayıpsız değil. İnsanlar, elfler ve cüceler, öldürdükleri ya da tarafından öldürüldükleri canavarların yanında yere serilmişlerdi; sanki ölümde taraf olmadığını vurgularcasına.
Planımdaki değişiklik yüzünden çok sayıda asker ölmüştü. Arkamda, zarar görmemiş Duvar, sanki bizimle alay edercesine dimdik duruyordu. Altına yerleştirdiğimiz patlayıcılara rağmen önündeki zemin sağlamdı.
İçimden bir ses, diğer iki kaptan birliklerine Duvar’dan daha çok değer verdiklerini açıkça belli ettikleri için, planımı geri çekenin Trodius olduğunu söylüyordu. Beni ayakta tutan tek şey babamı ve Durden’ı bulma – iyi olduklarından emin olma – düşüncesiydi. Önerdiğim şeyin sadece… bir öneri olduğunu kendime tekrar tekrar hatırlatmak zorunda kaldım.
Saatler geçti ve güneş gökyüzünde yükseldi. Savaşmaya devam edemeyecek kadar yaralı ya da yorgun olan askerler, yoldaşları tarafından taşınırken, yerlerine yeni asker grupları ilerledi.
Canavar sürüsü sayıları yüzlere indikçe yavaş yavaş geri püskürtülüyordu. Bu büyük savaşın Dicathen’in gözünde büyük bir zafere dönüşmesi çok uzun sürmeyecekti. Yine de, burada hala savaşan askerler için, geçen her dakika kolayca öldürülebilecekleri bir başka dakikaydı. Onlar için bu zafer, yanlarında savaşan arkadaşlarının ölümüyle lekelenecekti.
Saatler süren savaş ve arayışın ardından vücudum artık kendi kendine hareket ediyordu. Geçtiğim her yerde canavarları öldürüyor, eğer yolda iseler sıkıntıdaki askerlere yardım ediyordum. Hepsini kurtaramazdım ama tam önümdekileri de görmezden gelemezdim.
Sağ bacağı parçalanmış bir askere yardım ederken ani bir panik ve endişe dalgasıyla sarsıldım.
Kanayan güdüğünü (Ç.N: kopuk yara anlamında) buzla kapladıktan sonra, “Sen! Bu adamı Duvar’a geri taşı,” dedim.
Sylvie! Ne oldu? diye gönderdim mesajımı, soğuk terler ensemden aşağı süzülürken yoldaşımın duyguları hala bana geçiyordu.
Çoktan Sylvie’nin bulunduğu yere doğru gidiyordum. Uzakta değildi, Duvar’ın güney ucuna doğru bir milden (yaklaşık 1.6 km) daha az bir mesafedeydi. Ama neden cevap vermiyordu?
Uçarken manzara bulanıklaşsa da, zaman sanki kalın, yapışkan bir sıvı gibi yavaşladı. Sesler boğuklaştı ve kalp atışlarımın kulak zarlarımda diğer her şeyden daha gür bir şekilde gümbürdediğini duyabiliyordum.
Yaklaştıkça görüşüm anlık parlamalarla geliyordu. Sanki dünyayı kalın bir cam kavanozun içinden izliyormuş gibi hissettim; Sylvie beni kollarında tutarken zar zor seçebiliyordum. Endişeli haykırışlarını duyabiliyordum ama ne dediğini anlayamıyordum.
Başını sallayıp daha fazla yaklaşmamı engellerken gözlerindeki yaşları fark ettim ama ifadesini seçemedim, çünkü tüm odağım, kendisine doğru koşan sağlık ekibine doğru ayaklarını sürüyerek ilerleyen adamdaydı.
Bir kolu yoktu ve yüzünün yarısı tanınmayacak derecede yanmıştı, ama yine de onun Durden olduğunu biliyordum. Ve geniş sırtına attığı şey… babamdan geriye kalanlardı.
Ç.N: Sayın Alacrayalılar. Tanrı (gerçi siz vritra diyorsunuz) size merhamet etsin. Çünkü arthur etmeyecek gibi.
Yorumlar