Switch Mode

Nihayetin Ardındaki Başlangıç Bölüm 199

{{chapter_title}} son bölümünü Lethe Scans den oku. {{manga_title}} her zaman en güncel Lethe Scans de. Diğer mangalara da göz atmayı unutmayın.

“Şu anda bu bölgede beş birlik var, ayrıca doğuya doğru şu civarda üç birlik daha konuşlanmış durumda—son iletimlerine göre,” dedi Öncü Birliği’nin kaptanı, haritada parmağıyla işaret ederek konumları gösterirken.

Tessia’nın birliğinin kaptanı olan Jesmiya Cruwer—ki bana adı sadece kısa bir tanıtımla verilmişti—etkileyici bir kadındı… ama korkutucu bir şekilde. Omuzlarına dalga dalga dökülen uzun sarı saçları ve vücudunu saran zırhının belirginleştirdiği siluetiyle, cesaretini toplayan birçok adamın ona kur yapmaya çalıştığını hayal etmek zor değildi. Kaptan Jesmiya’nın her zaman bir eli kılıcının kabzasındaydı, sanki her an saldırıya geçmeye hazırmış gibi. Sert ifadesi ise hiç yumuşamıyordu.

Öncü Birliği’ni Mana Canavarları Diyarı’nın vahşi bölgelerine götüren bir kaptanın sert olmasını bekliyordum ama Jesmiya, sadece bakışıyla bile canavarları kaçıracak kadar ürkütücüydü.

Trodius, haritadan elindeki bir belgeye gözlerini kaydırdı. “Kaptan Jesmiya. Zindan temizleme kayıtları… Bu zaman çizelgesi ne kadar doğru?”

Öncü Birliği’nin kaptanı sırtını dikleştirerek konuştu. “Oldukça doğru. Teleportasyon kapısını çevreleyen Alacryalı büyücülerin sayısını ve yozlaşmanın zindan katlarındaki etkisini hesaba katsak bile, birliğim hiçbir zindanda bir haftadan fazla kalmadı.”

“Bir hafta çok uzun,” dedi kıdemli kaptan soğuk bir sesle. “Duvar’a saldıran yozlaşmış canavarların sayısında bir azalma yok. Birliklerine her zindan için dört günlük sıkı bir zaman limiti koy.”

“Ama efendim!” Jesmiya yerinden fırladı. “Keşifleri bu kadar aceleye getirmek sadece daha fazla kayba yol açar. Bu zindanların bazıları daha önce hiç temizlenmedi. Aşırı dikkat gösterilmezse, tüm bir birlik yok olabilir!”

“Bu bir emirdir, Kaptan Jesmiya Cruwer. Duvar, Sapin’in doğu sınırındaki son savunma hattı. Eğer bir askeriniz Mana Canavarları Diyarı’nda ölürse, sadece o ölür. Ama bu kalenin baş edemeyeceği kadar fazla canavar olursa, o zaman bu yaratıklar ve onları kontrol eden Alacryalı büyücüler civar kasabalardaki sivillerin üzerine çullanır.”

Jesmiya koltuğuna geri otururken ifadesi daha da asık bir hal aldı. Buna karşın, yapılı vücutlu Kaptan Albanth, onun karşısında adeta huzursuz bir ayı yavrusu gibiydi.

Savaşçı görünümüne rağmen, kaptanlığını yaptığı birlik çoğunlukla işçilerden ve Duvar’ı inşa eden demircilerden oluşuyordu. Kendisi de daha önce Karaeğik Şehri’nde kendi dökümhanesini açmış, emekli bir A sınıfı maceracıydı.

Duvar’ın onun doğrudan yönetiminde elde ettiği başarılarla birlikte kısa süre önce birlik komutanlığından kaptanlığa terfi etmişti.

Ancak, Duvar’ın inşasını ve bakımını yürüten görece yeni bir kaptan olan Albanth ile, birlikleri genellikle Mana Canavarları Diyarı’na dağılmış halde olan Jesmiya’nın sabit bir konumu olmaması nedeniyle, her iki kaptanın da doğrudan bağlı olduğu kıdemli kaptan olarak Trodius Flamesworth bu bölgeye atanmıştı.

İki kaptanın Trodius’a yaptığı raporları sessizce dinlemeye devam ettim. Zaman zaman toplantıda bulunan birkaç kişi, sorulduğunda daha detaylı bilgiler veriyordu.

Trodius notlarından başını kaldırdı. “Öncü Birliği’nin yeni keşif yollarında son durum nedir?”

“Dördüncü tünelin güvenliği yeni sağlandı. Şimdiye kadarki en uzun tünel bu. Girişi bir nehir kıyısındaki dar bir yarığın içinde gizli. Toprak büyücüleri hâlâ tüneli güçlendiriyor ama hafta bitmeden birliklerin geçebileceği hale gelecek,” dedi Albanth, parmağıyla tünelin kabaca haritadaki yerini çizerek.

“İşçilerin dörtte birini geri çekin ve gece vardiyasına alın,” dedi Trodius. “Geçen hafta bir güzergâhı daha sular altında bırakmak zorunda kaldık çünkü Alacryalılar yerini keşfetmişti. Daha fazla yeraltı güzergâhı güvence altına alınmalı, öncelik bu.”

Kıdemli kaptan ardından tekrar Jesmiya’ya döndü. “Ulaşım kapılarını bulmaya dair yeni bir gelişme var mı?”

Kaptan başını iki yana salladı. “Sadece bir birliğim bu işle ilgileniyor. Daha fazla zamana ihtiyacım var.”

“Teleportasyon kapısı mı?” diye sordum, merakla.

“Evet,” dedi Trodius, kırmızı gözlerini bana çevirerek. “Duvar’a yapılan sürekli saldırılar nedeniyle, askerlerimizin Mana Canavarları Diyarı’na ulaşması için en güvenli yol yeraltı tünelleri. Ancak şu anda Duvar ile Karaeğik Şehri’ni bağlamak üzere inşa edilen yeni bir ulaşım yöntemi—sanırım adına ‘tren’ diyorlar—sayesinde şehrin teleportasyon kapısına daha rahat ulaşabileceğiz. Eğer bu kapıyı Mana Canavarları Diyarı’ndaki herhangi bir kapıya bağlayabilirsek, askerlerin saatlerce yeraltında yürümelerine gerek kalmaz.”

Haritaya dikkatle baktım. “Mana Canavarları Diyarı’nda gerçekten teleportasyon kapılarının olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”

“Emin değiliz,” dedi düz bir ifadeyle. “Bu yüzden de aramalar için fazla kaynak ayırmadım. Sahip olduğumuz eski metinler bazı kapıların Mana Canavarları Diyarı’nda saklı olduğunu söylüyor ama bu bilgi ne kadar doğru, bilinmez.”

Teleportasyon kapıları benim için hep ilgi çekici olmuştur. Xyrus Şehri ve gökyüzündeki kale gibi, bu kapılar da kadim büyücülerin geride bıraktığı eserlerden biriydi. Kadim büyücülerin, günümüzün en güçlü büyücülerinin bile aklının alamayacağı büyüleri kullanarak neler başardıklarını okumak hep büyüleyiciydi.

Taştan kemerler üzerinde, çözülememiş rünlerle bezeli kapılar dışarıdan basit görünüyordu ama etraflarında şehirler kurulmuş, ulaşım bu kapılarla sağlanmıştı. Günümüzdeki zanaatkârlar sadece kapılar arası bağlantı kurmayı ve hedef noktayı değiştirmeyi çözebilmiş durumda. Yeni bir teleportasyon kapısı inşa etmek ise hâlâ uzak bir hayal.

“Kapıları bulmak için birliğin nasıl bir yöntem kullanıyor?” diye sordum. “Rastgele dolanmadıklarını varsayıyorum.”

Trodius’un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Kaynakları boşa harcamam. Bu kapılar sürekli olarak zayıf mana dalgalanmaları yayıyor. Normalde, en iyi iz sürücüler bile bu dalgalanmaları tespit edemez ama bu titreşimler tüm element spektrumunu kapsıyor.”

“İlginç,” dedim farkında olmadan sesli. Darv’daki mana izlerini takip etmeye çalıştığım günleri düşündüm. Zordu, çünkü Diyar Kalbi ile sadece çevredeki manada bir anormallik aramaya çalışıyordum. Ama bu, tüm elementlerin titreşimlerini kapsıyorsa… Mana Canavarları Diyarı’nın üstünden uçarak geçmek yeterli olurdu.

Boş ver, diye düşündüm. Belki de hiç kapı yok, vakit kaybı.

Tam o anda Trodius notlarını toparlamaya başladı. Kâğıtlarını büyük bir titizlikle düzenleyip istifledikten sonra göz göze geldik. “Bu toplantıya katlandığınız için özür dilerim.”

Kıdemli kaptan ayağa kalkarak odadaki diğer kişilere ayrılmaları için işaret etti ama ben onu durdurdum.

“Bunu onların da duyması daha iyi olur,” dedim, yerimden kalkmadan.

Alacryalıyı sorgularken öğrendiklerimi anlatmam fazla uzun sürmedi. Uto’nun anılarından gördüğüm sahneler de bazı boşlukları doldurunca, detaylı bir analiz yapabildim. Hatta Kaptan Jesmiya, söylediklerimi hızla bir kâğıda not alıyordu.

“İlginç,” diye mırıldandı Trodius. “General. Alacryalı büyücülerin çok sınırlı ve özelleşmiş bir büyü kontrolüne sahip olduğunu söylüyorsunuz. Ama bir ‘saldırgan’ mesela, neden manasını menzilli bir saldırıya dönüştüremesin?”

“Kıdemli kaptanın dediği gibi,” diye ekledi Jesmiya. “Bu bilgileri askerlerime veremem. Sonra bir saldırgan menzilli bir büyüyle saldırır ya da bir kalkan mana bıçağı çıkarırsa askerim ya yaralanır ya da ölür.”

“Bu bilgilere tam olarak güvenmenizi söylemiyorum. Hatta daha iyisi, birliklerinize aktarmayın. Sadece komuta kademesini bilgilendirin ve gözlem yapmalarını sağlayın. Düşmanlarımız büyüyü bizden farklı kullanıyor olabilir ama bu, onların her zaman üstün olduğu anlamına gelmez. Zayıflıkları inceleyin ve kullanın,” dedim. “Konsey, şimdi size verdiğim bilgilere dayalı raporlar bekleyecek.”

Bu bilgiler henüz Konsey’in eline geçmemişti ama yakında ulaşacaktı. Ve şüphesiz, raporlar isteyeceklerdi.

Toplantıdakilere nişanlar, armalar, semboller ve regalyalarla ilgili bildiklerimi de aktardım.

“Daha fazla kaptan bu bilgilerle donatılacak ve sahada elde ettikleri verileri raporlayacaklar.” Ayağa kalktım. “Bu kadar.”

Daha fazla içeride kalmak istemediğimden toplantıdan ayrıldım. Tüm toplantı boyunca Trodius Flamesworth’u dikkatle gözlemledim.

Onun kızı, benim aileme yardım ederken büyüdüğümden, Jasmine’den ailesi tarafından nasıl yüzüstü bırakıldığını bizzat duyduğumda Flamesworth ailesine karşı bir öfke geliştirmiştim.

Ancak Hester’ı tanıyıp Jasmine’in babasıyla olan ilişkisini ondan dinledikten sonra bu öfke yalnızca Trodius’a yönelmişti. Bugün ise onunla yüz yüze geldikten sonra içimde sadece yorgun bir kayıtsızlık vardı.

Kendisiyle karşılaştığımda içimdeki kini körüklemeye çalışmıştım. Ama buraya bir Mızrak olarak gelmiştim, Jasmine’in dostu olarak değil. O kötü bir baba olabilir, hatta duygusuz biri de, ama liderliği sağlamdı.

Çadırdan ayrıldıktan sonra etrafım bir anda canlandı. Zemin taşla döşeli değildi, bu yüzden her adımda havada ince bir toz ve kum tabakası yükseliyordu. Üzerleri kir ve toprakla kaplı işçiler, tüccarlar ve maceracılarla iç içeydi. Bazıları hâlâ kürek ya da kazmalarını bırakmamıştı. Yol kenarlarında kurulan tezgâhlardan bağırarak satış yapan satıcılar ile sahne kurmuş sokak sanatçıları, önlerinde ya çalgı kutusu ya da ters çevrilmiş bir şapka ile bahşiş toplamaya çalışıyordu.

Alışveriş yapanlarla satıcılar arasındaki sohbet, Duvar’dan gelen uğultuya karışıyordu. Kale neredeyse kendi kendine işliyordu; buradaki herkesin bir amacı vardı ve attıkları her adım bunu yansıtıyordu.

Bir tüccar beni birkaç kez tezgâhına çağırdı.

“Hey delikanlı! Bu civarda giyilecek gibi değil senin ayakkabılar,” diye seslendi deriden önlüğüyle iri yarı bir adam. “Gel, şu güzel deri botları dene, ayakların bayram etsin!”

Ahşap raflara dizilmiş deri ayakkabılara elimi uzatıp birkaç tanesini inceledim, sanki ilgileniyormuş gibi yaparak.

“Bak, incelediğin bölümdeki tüm botların içi sıkıştırılmış yünle kaplı. Üzerlerinde yürüyünce bulutların üzerinde gibisin!” dedi heyecanla.

Merakla, ince kunduralarımı çıkarıp ayağıma uygun olan botlardan birine girdim.

Birkaç kez zıpladım, sonra botları çıkartıp rafa geri koydum. Tüccara gülümsedim. “Bulut üstünde yürümek böyle değil ama güzel botlar.”

Kalede sokaklarda dolaşmak keyifliydi. Sade bir cübbe giymiş, süsü püsü olmayan, silahsız biri olarak çoğu kişi beni bir tüccarın oğlu sanıyordu.

Tavuğa benzeyen bir etle kaplanmış közde pişirilmiş şişi ısırırken, ilgimi çeken her tezgahta duruyordum. Kimi tüccar kumaş, kürk, baharat ve alkol gibi sıradan mallar satarken—ki burada çokça yorgun asker ve işçi olduğundan alkol oldukça popülerdi—bazı satıcılar büyüyle işlenmiş silahlar ve zırhlar sunuyordu. Biri bana, küçük bir nozülden alev ve duman püskürten, zayıf soyluların kendilerini savunmak için kullandığı sihirli bir sap satmaya çalıştı. Parmağımdan bir ateş küresi çıkarıp adamın ön saçlarını hafifçe yakacak kadar yaklaştırıp göz kırpınca, daha fazla ısrar etmedi.

Güneş batmaya başlarken Duvar’ın ziyaretçilerine hizmet veren bir handa geceyi geçirmeyi düşündüğüm sırada, uzaktan derin bir boru sesi yükseldi.

Başımı çevirdim, yirmi feet yüksekliğinde büyük metal bir kapının oradan geldiğini gördüm.

Ne oluyor acaba? diye düşündüm, ikinci bir boru sesi daha çalarken.

Üniformalı işçilerden oluşan bir grubun arkasından kapıya doğru ilerledim. Kapı gıcırdayarak açılıyordu.

Kapının önünde şimdiden bir kalabalık toplanmıştı. Mana canavarlarının çektiği arabalar içeri giriyordu. Yanlarında, silahları kınlarından çıkmış halde yürüyen büyücüler ve savaşçılar vardı. Bitkinlikleri duruşlarından ve yüzlerinden belliydi. İşçiler yavaşça arabaların kasalarını boşaltmaya başlamıştı. Daha yakından bakmak için ilerlediğimde, göz ucuyla babamı gördüm.

tags: {{chapter_title}} manga oku, {{chapter_title}} manga, {{chapter_title}} online oku, {{chapter_title}} Bölüm, {{chapter_title}} Oku, {{chapter_title}} Yüksek Kalitede, {{chapter_title}} Türkçe Oku, ,

Yorumlar